top of page

PORNOGRAFİ BAĞIMLILIĞINI ANLAMAK III

Daha 22 yaşındaydı.

Makul bir aileden, eğitimden, bir işten, hobiden, arkadaşlardan, esasında pek çok şeyden yoksundu.

Belediyede temizlikçi bir babanın oğluydu.

Annesini yıllar evvel kaybetmişti.

"Bir tanıdıkla belediyede basit bir iş bulabilselerdi de hayatı kurtulsaydı", büyüklerinden bunu duyuyordu ara sıra.

O ise hayattan pek bir şey ummaması gerektiğini zaten öğrenmişti, ne iş bulabilmek umurundaydı ne de başka bir şey.

Ağzından tek bir kelime çıktığı da yoktu, boş boş dolaşmayı seviyordu sadece.

Bir çay parasından bile yoksundu ama olsundu, dolaşıp güzel kızlara bakmak da paralı değildi ya.

Ümitsiz hayatına heyecan katan yegane eylem buydu.

Gün geçmiyordu ki şehrin topu topu birkaç yüz metrelik caddesini, aklı da bir karış havadayken, bir o başa bir diğer başa yürüyüp durmasın..

Uzaktan yakalamaya çabalıyordu hoş bir kızın gelişini, adımlarını yavaşlatıyor, kızı görebileceği süreyi olabildiğince uzun tutmak istiyordu.

En fazla birkaç saniye süren bu bakışlar ona yetmemeye başladı çok geçmeden.

O gün karşısına bugüne dek gördüğü en cezbedici kız çıkmıştı.

Kızın arkasından bakakaldı, durgun yüzünde bir tebessüm belirdi.

Öylesine kısa süreliğine şahit oldu ki bu güzelliğe, yetmedi.

Öncesinde yapmadığı bir şeye kalkışma fikri düştü aklına: kızı takip etmek.

Tereddüt etti, riskli olabilirdi.

Bir dakika kadar kafasında tarttı, endişeyle etrafa baktı.

Sonra "neden olmasın!" deyip, kızın arkasından koştu.

Yeterince yaklaşınca yavaşlayıp takip etmeye koyuldu.

Fark edilmeyecek kadar uzak, doya doya bakacak kadar yakın...

Bir yandan da korkuyordu, ya birisi fark ederseydi (herkes birbirini tanırdı bu mahallede)

Anlamsız bir ısrarla, kız yaşadığı eve girene dek yarım saat kadar sürdürdü takibini.

Haz aldı bu yeni deneyimden, daha önce hiç tatmadığı biçimde mutlu oldu.

İlk kez bu denli hayat dolu hissettiğini düşünüp büyük bir iş başarmış gibi keyifle döndü evine.


İki gün sonra yine ana sokakta ritüelini (boş boş gezip kızlara bakmak) tekrarlarken, yine bir kızı takip etme fikrini düşündü.

Saniyeler içerisinde kararını verdi, böylesi daha heyecan vericiydi.

Peşine takılmaya değer güzellikte birini bulmak uğruna uzun uzun yürüdü.

Nihayet onu bulduğunda sadece beş dakika sürebildi takibi zira kız yakınlardaki bir kafeye girmişti.

Güzelliklerle dolu olduğunu keşfettiği bu kafenin çevresine dadandı sonraki hafta.


Fazla değil, bir kaç ay geçtiğinde karakterimiz yerinde duramıyordu.

Güzel bir kızı görür görmez gözleri fal taşı gibi açılıyor, karşı konulmaz bir istekle saatlerce peşine takılıp üç adım ötesinden onu izliyordu.

Hatta bir gün küçük kardeşine ilaç almak için eczaneye gönderildiğinde işini unutmuş, yolda rastladığı bir kızı takip etmişti.

Öğlen çıktığı eve hava kararmadan hemen önce, üstelik yanında ilaçlar olmadan döndüğünden evde kızılca kıyamet kopmuştu.


İlk seferinde heyecan olsun diye kalkıştığı bir eylem bir zaman sonra tekrarlamaktan kendisini alamadığı kendisini yineleyip duran bir ritüele dönüşmüştü.

Bununla kalmamış alışkanlığı adeta saplantı haline gelmişti.

Birkaç kez fark edildi. "Allah korumasaydı" başını büyük belaya sokmuştu.

Kızlar ürkek çekingen tiplerdi de insan içinde rezalet çıkarmamış; korkuyla, kaçarcasına yok olmuşlardı.

Ya kendisini arıyor idiyseler, ya kızların akrabaları ellerinde sopalarla peşine düşmüş idiyseler!

Zaten etrafta hakkında bir takım söylentiler dolaşıyordu.

Artık sokağa çıkmaktan bile ciddi ciddi endişeleniyordu ama bir haftadan sonra delirecek gibi oldu.

Duyguları "sonunda ölüm de olsa bu işi yapmaya devam etmek zorundasın!" demeye getiriyordu.

İş bulma bahanesiyle İstanbul'a gitmeye karar verdi.

İnşaatlarda çalışmanın zorluklarını dinlemişti ama buna katlanabilirdi.

İşten arda kalan tüm vaktini dünyanın en mutlu insanı olarak İstanbul sokaklarında geçirebilirdi.


Erken safhalarda özgürce seçim yapabilerek (hatta belki sırf merakımızı tatmin etmek için) sergilediğimiz bir davranış nasıl oluyor da zaman içerisinde kaçınılması olanaksız bir hale eviriliyor? Adeta seçim hakkımızı gasp eden bir zorlanışa konu olabiliyor?


Davranışın ne olduğundan bağımsız olarak (zira davranışın konusu aşk olabilir, cinsellik olabilir, yeme-içme, oyun oynama, kumar olabilir, iş yaşamı olabilir, para harcama olabilir) neden belirli bir şekilde davranmaya zorlanıyor buluyoruz kendimizi ve bir rutine hapsoluyoruz?



Değerler sistemi yürürlükte olmadığında, başka bir deyişle değerlerimiz ve sınırlarımız davranışlarımıza rehberlik edecek netlikte ve etkinlikte olmadığında, benliğimizdeki varsayılan yazılım devreye giriyor; duygularımız davranışımızın temel motivasyonunu oluşturuyor.


Türkçesi, kendimizi neyle ve nasıl mutlu hissedeceğimizi varsayıyorsak onu yapıyoruz. Davranışımızı pekiştiren bir ödül mekanizmasının oyuncağı oluyoruz.


Yaptığımız seçimin bizim için ve başkaları için muhtemel sonuçlarını hesaba katmaksızın, içinde bulunduğumuz an bizi neyin iyi hissettireceğine inanıyorsak/tahmin ediyorsak onu yapmayı tercih ediyoruz.


Zihnimizdeki öğrenilmiş bağlantı mekanizması kendisini tekrar etmeyi arzuluyor.


Zira seçim yapma/karar alma anında uyanan geçici ama ölçüsüz duyguların etkisinde kaldığımızda akla yatkın, faydalı, sağlıklı sonuçlara varamıyor, yönümüzü kaybediyoruz. İçinde bulunduğunuz halin gerçeğini görme yeteneğimiz köreliyor. Davranışımızın olumsuz sonuçlarını öngörebilecek zihni kapasiteyle sahip olsak da bu kapasite, seçim yapma anında işlev görmüyor ; yoğun duygularımızın karşısında eriyip gidiyor.


Sadece bu abartılı duygular durulduğunda, eylemlerimizin bize nelere mal olduğuna ilişkin acı gerçekle yüzleşebiliyoruz.



Herhangi bir davranışa dair ilk izlenimimiz olumlu olduğunda, yinelememiz durumunda aynı davranışın yine hoşumuza gideceğine yönelik bir tahmin geliştirsek de, ilk başlarda zorlanmadan seçim yapabiliyor, irade kullanabiliyoruz.


Zira karar verme anında, duygularımız aynı davranışa meyletse de, bizi zorlayan, ölçüsüz seviyede bulunmanın çok uzağındalar.


Fakat konu eylemi olumlu duygular çıkararak sürdürüyorsak işin rengi değişiyor.

Yaptığımız davranış hoşumuza gidiyorsa...

Hatta epeyce hoşumuza gidiyorsa..

Bayılıyorsak...

Bir şey başardığımıza inanıyorsak...

Şu veya bu şekilde ödülümüzü alıyorsak...

Bu durum beynimizde adeta ufak bir yazılıma işleniyor.

Bir sonraki sefer aynı davranışı yapıp yapmama bağlamında bir karar verme noktasına geldiğimiz an, işlenen bu yazılım devreye giriyor; şimdi hafif bir meyil değil, bizi eylemi tekrarlamaya motive eden abartılı duygular tecrübe ediyoruz.


Davranışı tekrar tekrar sergileyip, hemen her seferinde "mest oluyorsak"zihnimizdeki yazılımın etkisi basamak basamak tırmanıyor, çok daha karmaşık bir motivasyon kendisini hissettiriyor.


Dürtülerimiz gitgide çarpıcı şekilde daha fazla güç kazanmış oluyor.


Bir başka deyişle, bir kez yer ettiğinde, davranış buyurgan bir tavırla bizden kendisini yinelememizi istiyor.


Zamanla seçim anında, daha hissedilir duygularla muhatap olup davranışı gerçekleştirmeye zorlanır buluyoruz kendimizi. Haliyle, daha fazlası için gaza basıyoruz.


Bu süreç yeterince uzun sürerse işler olumsuz manada gerçekten ilginçleşiyor.


Nitekim aynı eylemi yeterince kez içimizde hayranlık uyandırırcasına tekrarladığımızda, öyle bir dönüm noktası geliyor ki konu davranışı yapma olasılığı belirdiğinde yazılım bir şimşek hızıyla devreye giriyor.

Bir şimşeğin hızıyla değil sadece, gücüyle de...


Bizi alt üst eden bir kuvvet, bir etki alanı yaratıyor, hakimiyet kuruyor üzerimizde.


Bunu duygularımızı kullanarak yapıyor.

Sel gibi, gitgide büyüyerek, kabararak, hızlanarak etki gösteren duygular.


Tutkulu, saplantılı, bireyi tamamen etkisi altına alan bir hal.


Davranışı sergilememe olasılığının düşüncesi dahi üzerimizde öylesine etkili negatif duygular yaratıyor ki, çiçeği burnunda bir bağımlı olarak, devam etmemeyi kelimenin tam manasıyla hayal bile edememeye başlıyoruz.


İrade gücü denilen şey bir efsaneden ibaret olduğuna kanaat getiriyoruz.


Ne zaman aklımıza ritüeli tekrarlama fikri gelse, seçim hakkımızın bulunmadığı, dürtümüze itaat etmenin tek seçenek olduğu, hiçbir şeyin onun önüne geçemeyeceği vehmine kapılıyoruz.



"Doğal olan bu!" diyoruz.


Alışkanlığımızın dönüşü olmayan biçimde adeta bizim bir parçamız haline geldiği, içimize işlediği izlenimine kapılıyoruz.


Ondan kaçınamayacağımız yalanına boyun eğiyoruz.


Şiddetli zıtlıklar arasında gidip geliyoruz.


Bizi kendisine çektiğini veya üzerimize bir zamk gibi yapıştığını düşünüyoruz.

Yeter ki bu hali yaşamayayım, teslim oluyorum, her şeyden, hayatta değer verdiğim her şeyden vazgeçiyorum.

Ben çok zayıfım, inanılmaz zayıfım.

Dürtü fazlasıyla güçlü.

Bu davranış benim parçam.

Belki de bu beni kaderim.

İşte kaba hatlarıyla bağımlılığın başlama, olgunlaşma ve hakimiyet kurma hikayesi.


Oldukça dramatik, dramatik olduğu kadar ilginç ve aydınlatıcı bir hikaye.


Ama neyse ki bundan ibaret değil. Yok olmasının hikayesini de yazacağız, gülümseyin.


 

Çalışma:


Bugün durdurmakta zorlandığınız davranışız nasıl başladı?


Bu davranışı ilk başlarda kontrol edebiliyor muydunuz?


Ne zaman durmakta zorlanmaya başladığınızı hissettiniz?


Bağımlılığımızın anlaması basit bir mekanizmayla, çeşitli evrelerden geçerek, nasıl, zaman içerisinde adım adım palazlandığını kavrayabiliyor muyuz?


Peki sizce yerleşik bağımlılığı ortadan kaldırmak adına nasıl bir mekanizmaya ihtiyacımız olabilir?


Cevap yeni bir yazılım olabilir mi?


İlk başta pek zayıf (tıpkı bağımlılık davranışının başladığı günlerde oluşturduğu yazılımın zayıflığı gibi) ama kolları sıvayıp aktif mücadele ortaya koyduğunuzda makul bir süre içerisinde güçlenecek ve zararlı yazılımın etkilerini bertaraf edecek yeni bir yazılım...

91 görüntüleme

Kommentare


1/23
bottom of page